Sizden Gelenler

 

subHeader_l

Konu : Varoluşun Anlamı.
Gönderen : Sabri Babadan Sohbet
Tarih : 8/19/2017 11:44:56 AM


.




SABRİ BABADAN SOHBET


KONU: Vâroluşun Anlamı


Kıymetli yavrum,





İnsanın dünyaya gelişinin, vâroluşunun bir anlamı olmalı... Tesâdüf, rastlantı yalnız lügatlarda var, hayatta yok. Her şey öylesine iç içe, öylesine ince ipliklerle birbirine bağlı ki. Göre­mediğimiz, anlayıp sezemediğimiz zaman işin kolayına kaçıyor, tesâdüf deyip işin içinden sıyrılıyoruz. Ne de kolay kendimizi aldatıyoruz. Bir bilinmeyeni, başka bir bilinmeyenle izah edince, iş yaptığımızı sanıyoruz...











İnsanın asıl görevi, varoluşunun nedenlerini araştırmak, bulmak, yaşantısını ona göre kurmak değil mi? İşte insan yalnız o zaman mutlu, sağlıklı ve huzurlu olabiliyor; hayatına bir renk, bir ışık, bir anlam, bir güzellik geliyor. Fıtratın kanunlarına göre yaşamakla insan gerçek anlamda tekâmül ediyor, gelişiyor. Unutmayalım, insanı insan eden yine insan oluyor. İnsanı anlayabilmek, öğrenebilmek, son derece zor, karışık, girift bir olay. Bir aşk işi. Uzun yılları gerektiriyor. Olağanüstü bir çaba, gayret ve çalışmak, sabretmek, beklemek, tahammül etmek, nice zorluklara göğüs germek var. Bütün bunlardan sonra insanı, o meçhulü, o bilinmeyeni, o kâinatın en büyük sırrını bir nebze olsun belki anlayabiliyoruz. Bu bir maraton, son nefese kadar devam ediyor. Beşikten mezara kadar sürüyor.











Andre Gide’e sormuşlar: “Efendim, seksen yaşına geldiniz. Nobel dahil, en büyük ödülleri aldınız. Neden hâlâ sabahlara kadar çaIışıyorsunuz?” Andre Gide gülmüş, “İnsanları tanımak, anlamak istiyorum” demiş. Eski Yunan felsefe okulunun ka­pısında “Kendini Tanı” diye yazıyordu. Kâinatın Efendisi, “Nef­sini bilen, Rabbini bilir” buyuruyor. Her insan kendi içinde bir âlem. Yunus, “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu” der ve ilâve eder: “Seni deli eden şey, yine sendedir sende.” Onda hiçbir varlıkta olmayan bir ruh var. Kâinatın sırrı belki de insanoğlunun içinde. Bir Kudsi Hadiste, “Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım” buyruluyor. İbadet etmeyen insan, ruhunun yurdunu ziyaret etmemiş demektir. J.P. Sartre, mânâ âleminin güzelliklerinden, inceliklerinden uzak ol­duğu için çevresinde hep pislik gördü, çirkinlik gördü. Daha dünya hayatını yaşarken, kendi cehennemini yaşadı. Oysa içi Allah aşkıyla dolu bir İslâm velîsi bütün kâinatı gül bahçesi gibi görüyordu:











“Gül alırlar, gül satarlar











Gülden terazi tutarlar











Gülü gül ile tartarlar”











diyordu. Ona göre hayat, vâroluş öyle bir pazardı ki, alan güldü, satan güldü, terazi güldü, dirhem güldü. Âlemde mânâsız ne vardı? Mânâsızlığın bile bir mânâsı yok muydu? Çiçeklerdeki güzellik Yaradan’ın kullarına bir tebessümü değil miydi? Kokusu bile ayrı bir mânâ güzelliğini anlatmıyor muydu?











Çiçekteki tebessümü görmeyen göze, göz denir mi? Olup bitenlerdeki mânâyı kaç kişi görüyor?











Bir söz vardır: “Hâdiseler konuşuyor” denir. Ancak maddenin kesâfetinden sıyrılanlar, arınanlar o dili anlarlar. J.P. Sartre gibi Hak’tan uzak yaşayanlar hâdiselerin altında ezilirler. Unutma­yalım, dikeninden çekinen ellere gül vermezler. Mânâ âleminin güzelliklerini, ancak o âlemde yaşayanlar algılayabilirler. Bigâne olanlar, başkaları cehennemdir deyip, kendilerini karanlığa mah­kûm ederler.











Dünya hikmetler âlemidir. Hikmet için birtakım nedenler, vesileler gerekir. Âhiret kudret âlemidir. Kudret için vasıtaya gerek yoktur. Kudret ancak Hakk’ın fiilî tecellisi ile olur. Allah her şeye kâdirdir. İnsanın aynası gönlüdür. Yüzünü ona çeviren kendini görür. Cahilin dili kalbinin önündedir. İrfan sahibinin dili, kalbinin arkasındadır. Sabır sahibi olanlar hâline razı olurlar. Kötü söz yabani ota benzer. Sulanmasa da yetişir. İyi söz çiçek gibidir. Bakım ister, itina ister. Tevhide ulaşan için her şey iyi olur. Uzaklık gider, yakınlık gelir, şer gider, hayır gelir. Sı­kıntının, bunalımın yerini tatlı, hoş, güzel bir huzur alır. Bütün kapılar bir olur. Göze ancak Hak görünür. Bu hâli bilen, yaşayan milyonda birdir. Bir gün gelir; toz duman kalkar, kimin atlı, kimin yaya olduğu ortaya çıkar. Edep, tevâzu, incelik, insanı kü­çültmez, bilâkis yüceltir. Başına bir iş gelirse; tâzimle, saygıyla, sabırla karşıla. Şifan gelinceye, kurtuluncaya kadar dur, bekle. Feryat etme, bağırıp çağırma. Şifâ gelince şükürle karşıla, secdeye var. Her dâvâda şâhit isterler. Şâhidi olmayan dâvâyı kaybeder. Bizim yolumuzda şâhit, tutulan emirler, dikkat edilen yasaklardır. Hiçbir söz amelsiz kabul edilmez, hiçbir amel de ihlâs olmadan makbul değildir. İhlâs bir holdingin adı değil, Peygamberin yoludur. Gerçek ibadet, fâni olanı bâki olana, Allah rızası için terk etmektir. Kerem sahibi olmak için, ilâhi sırları saklamak gerekir. Dünya, âhirete perdedir. Yaratılmışlara dalmak, Yaradan’dan ayırır. Velâyet hâlinin işaretleri, velîlerin yüzlerinden okunur. Ancak anlayış sahipleri, ferâset hâline ulaşanlar anlayabilir. Bir altın bileziğin kaç kırat olduğunu ku­yumcu bilir, başkaları değil.











Kalbini, gönlünü, maddeye kaptıran, mânâ âleminin koku­sunu alamaz, maddeye gereğinden fazla kapılanlar, ona ta­parcasına bağlananlar, en büyük kötülüğü kendilerine yaparlar. İnsanın kendine ettiğini bir başkası yapamaz. Bir şeye iptilâ, büyük bir imtihandır. Herkes, iptilânın nereden, nasıl, neden geldiğini fark edemez. Anlayanlar çok azdır. Ve onlar anlayınca Hakk’a dönerler. Hayat insana emaneten verilmiştir. İnanan insanlar, rızıkları için endişeye düşmezler. Bilirler ki, bizim aradığımızdan daha fazla o bizi arar. Hayır, Allah’ın emrini yüce bilmek ve kullarına şefkât göstermekle tecelli eder. İbadet bir sanat, bir hazine, bütün kâinata tevhit nuruyla bakmaktır. Allah’ı zikreden daima diridir. Nimet, Hakk’a uyanlara verilir. Allah’a aşkla, ihlâsla, imanla bağlı olanları incitmek çok tehlikelidir. Onların üzerinde titreyen bir sahipleri bulunduğunu unutma­malıdır.











İnsanda bir et parçası var. O iyi olunca bütün duygular güzelleşiyor, o fesada uğrarsa, bütün varlık anlamını kay­bediyor. O, insan kalbi. O, Allah’ın evi. Yunus ne güzel söylüyor: “Hepisinden iyisi bir gönüle girmektir...” Hak katına ancak doğruluk adımları ile varılır. İhsan kapısı kapanmadan acele etmek gerekir. Ölüm ânında bütün kapılar insanın yüzüne kapanır, tövbeye güç yetmez. İnsanlara, fâni değerlere inanan, güvenen, bağlanan kimseler huzurun dışında kalırlar. Muaz (R.A.), “Geliniz, bir ânımızı imanlı geçirelim.” buyuruyor. Sabrın asıl mânâsı Hakk’ın kaza ve kaderine boyun eğmektir. İnsanlarla iyi geçinmek sadakadır.











Kenan Rifâî, “Sükût olsun sana tevhid” diyor. Edeple başını önüne eğ, sus, bekle, izin gelinceye kadar bekle. Zamanı gelince, istemesen de seni konuştururlar. Kur’an-ı Kerim, “Oku” diye başlıyor, Mesnevî “Dinle” diye. Mânevi hazırlığını yap­madan, iç dünyanda yağmur tanesini inciye çevirmeden ko­nuşmayı istemek nefsin oyunundan başka nedir? Işık yan­madan pervane gelir mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca,











“Gelme, gelme üstüme











Bir şifâ vermeyeceksen eğer”











diyor. Abdülkadir Geylânî Hazretleri, “İnsanları Hakk’a davet edecek ehliyet ve Iiyakate sahip olmadıkça konuşmaya ve halkı Hakk’a davet etmeye kalkışmayınız.” der. Bir Kudsi Hadiste, “Beni ne semâm, ne de arzım içine alamadı da mü’min kulumun gönlüne sığdım.” buyruluyor. Burada kâmil mânâda gerçek, tam bir teslimiyet var. İslâm kelimesi de Hakk’a tam mânâsıyla teslimiyet demek. Herkesin bir yönü vardır, herkes kendi yönüne döner. Her varlık, Allah’ın belli birtakım isim ve sıfatlarını ortaya çıkarmak, tezahür ve tecelli ettirmek için vârolmuştur. Her ruh ayrı bir hedefle madde âlemine gelir ve o hedef onun kıblesi olur.











Kâinatta görülen her şeyin arkasında gizli bir mânâ vardır. Görüntüler bazen bizi yanıltırlar. Önemli olan görünmeyeni görebilmek, hissedebilmektir. Görüntülerin arkasındaki gizli mâ­nâyı arayıp bulabilenler ne güzel insanlardır. Resûlullah Efen­dimiz, gece yatarken, “Allah’ım, bana eşyanın hakikâtini göster.” buyururmuş. Bu ne güzel bir duadır.











Kitap okumak güzeldir, iyidir, faydalıdır. Ama tek başına yeterli değildir. Unutmayalım, insanı insan eden yine insandır. İnsanlarla yapılan dostluk ve diyaloğun yerini hiçbir şey tu­tamaz. Dostluk, mutluluğun temelidir. Kimse tek başına ne hakikâti bulabilir, ne de mutlu olabilir. Bugünkü psikologlar, diyalog ve dostluğu bir tedavi metodu olarak kullanıyorlar. İnsanın kendisini kâinatla bir hissetmesi ve düşünmesi, onu kendi varlığının dar hendesesinden kurtarır. İnsan bir gözdür. Kâinatın kendi kendisini seyreden gözü, gözbebeğidir. İnsan hem kendisini, hem de kâinatı anlamaya çalışan bir varlıktır. Yunus, “Bu gözümden bakan nedir?” diye sorar. Gören göz değil, düşüncedir. Her şeyi çok güzel ve çok derin söyleyen Yunus, sevgiyi, evrensel sevgiyi, “Her biriyle bile olmak” diye tarif eder. Kendi nefisleriyle, egolarıyla dolu olanlarda baş­kalarına yer yoktur. Onlar kalp ve ruh kapılarını sımsıkı ka­pamışlardır. Onlar kimse ile “bile olmak” istemezler. Dünyada yalnız kendileri vardır.











Önemli olan, insanın karşılaştığı sorunlar değil, o sorunlar karşısında takındığı tavırdır; olayların altında kalmak, ezilmek, sinmek, korkmak, marazî ruh hallerine girmek değil, o sorunlarla yiğitçe, insanca, uygarca mücadele edebilmek, dayanabilmektir. Kırılmak, küsmek, bedbinleşmek, kötümser olmak kolaydır. Bir çaba gerektirmez. Aslolan direnebilmek, dayanabilmektir. Unut­mayalım ki, bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. En büyük insanlar, en büyük sıkıntıları çeken, ama onlar kar­şısında yılmadan, sarsılmadan, aşkla, inançla direnip, sonunda zafere kavuşanlardır. Zafer sabredenlerindir.











Karşılaştığımız olaylar karşısındaki sükûnetimiz, edebimiz çok önemlidir. “Ben şimdi bir sınavdan geçiyorum. Bu sınav da bana, benim yetişmem, tekâmül etmem için muhakkak gerekli. Kendimi duygularımın seline bırakmadan, mücadele vermem gerekiyor. Her zaman olduğu gibi bu güçlüğün de altından kalkacağım. Zafere Allah’ın izniyle, yardımıyla ulaşacağım.” dediğimiz zaman, sorunlar karşısında bu sükûneti, bu metâneti gösterdiğimiz zaman, mesele zaten yarı yarıya çözülmüş demektir. Her müspet yaklaşım, zafere giden ilk adımdır. Shakespeare, “Duygunuzla düşüncenizin arasına fesat sok­mayınız.” der. Evet duygularımız çok kıymetli, şüphe yok. Ama, düşünce ile hareket edeceğimiz yerde, araya duygularımızı sokarsak, sonuç hezimet olur. Duygunun yeri ayrı, düşüncenin yeri ayrıdır. Onların ayrı ayrı haklarını vermek gerekir. Duygulu insanlar sevimlidir, tatlıdır, güzeldir. Ama her olaya duygusal açıdan bakanlar, akılla hareket edecek yerde, duyguyla hareket edenler, hem çok şey kaybederler, hem de boşu boşuna ıstırap çekerler. Tükenirler.











Kur’an-ı Kerim’de insanları düşünceye sevk eden birçok Âyet vardır. Birçok yerde “Düşünenler için ibretler vardır, düşünün...” diyerek bizleri uyarır. İslâm dini, düşünceyi ibadet derecesine yükseltmiştir. Sağlam düşünemeyenler yaşama sa­natını hiçbir zaman öğrenemeyeceklerdir. Hayatımızın her gününün, her saatinin, her ânının kıymetini bilmek zorundayız. Hayat, binbir güzelliklerle dolu, akıl almaz, tâkat getirilmez derecede muhteşem bir oluştur. İnsanoğlu, ömür dediğimiz süreç içinde, imkânları nispetinde, kendini olgunlaştırmaya, tekâmül etmeye, tabir caizse bir heykeltıraş gibi kendi kendini yontup, fazlalıklarını atıp, noksanlarını tamamlayıp her gün daha iyiye, daha güzele gitmekle yükümlüdür; tabii imkân nispetinde, olabildiği ölçüde. İçinde yaşanılan çağ, toplum, aile ve iş ilişkileri ne olursa olsun, herkes bir yere kadar kendi kendini yetiştirebilir. Islah edebilir. Çünkü bunun için varız. Öyle büyük insanlar gelmiş ki yeryüzüne, yaşam onlarla bir güzellik, bir ihtişam kazanmış. Büyük Peygamberler, velîler, âlimler, sanatkârlar, düşünürler... Hepsi insanlığa nice büyük arma­ğanlar getirmişler.











Sonsuz bir değişimin önündeyiz, içindeyiz. İnanılmaz, akıl almaz güzellikte bir evrenle beraberiz. Yaşamın, vâroluşun bütün cıvıltısı, rengi, ışığı önümüzde sergileniyor. Her an hayat yeniden vâroluyor. Önemli olan bu şiiriyeti duyabilmek, özüm­leyebilmek, hayatımızı ona göre kurabilmek, günlük küçük kav­gaların, didişmelerin üstüne çıkabilmektir. İşte o zaman insan mesut, bahtiyar ve diğer insanlar için faydalı oluyor. Sabır, şükür, kanaat ve tevâzu duyguları bize insanca yaşamanın, başarının, huzurun kapılarını açan kâinatın altın anahtarları oluyor…


Selam, saygı ve sevgi ile.





Sabri Tandoğan


Aziz Ruhları Şad Olsun.

...::Bu yazıyı arkadaşına gönder::...

Geri Dön

 

[Ana Sayfa] [Sabri Tandoğan] [Kitapları] [Yazıları] [Röportajları] [Resim Albümü] [Sizden Gelenler] [Dosya Arşivi] [Arama] [İletişim]